Kırmızı Çizgilerin Gölgesinde: Bir Kefen Parası Hikayesi
Görseldeki o masayı görüyor musunuz? O masa, sadece üzerine çay bardağı konulan bir tahta parçası değil, İsmail ile Fatma’nın kırk yıllık evliliklerinin, dökülen alın terlerinin ve nihayetinde yıkılan umutlarının sessiz tanığıdır. Şimdi o sandalyeyi biraz geriye çekin, oturun ve bu hazin sona giden yolu dinleyin. Çünkü bu hikaye sadece onların değil, belki de sizin, komşunuzun ya da babanızın hikayesidir.
Menemen Endeksi…
İsmail Efendi, Devlet Demiryolları’ndan emekli, elleri ray döşemekten nasır tutmuş, yüreği ise vatan ve aile sevgisiyle dolu, eski toprak bir adamdı. Hayatı boyunca “borç namustur” düsturuyla yaşamış, kursağından haram lokma geçmemişti. Fatma Hanım ise onun sarsılmaz kalesiydi; üç çocuk büyütmüş, yoktan var etmiş, tencereyi hep kaynatmayı bilmişti.
Ancak son yıllarda işler değişmişti. Emekli maaşı, ayın sonunu getirmeye yetmez olmuştu. İsmail Amca’nın “Menemen Endeksi” adını verdiği kendi ekonomi göstergesi alarm veriyordu. Eskiden bol domatesli, biberli, hatta içine bazen sucuk bile giren menemen, artık “soğanlı yumurta” kıvamına gelmişti. Pazar çantası her hafta daha hafif, cüzdan ise daha hızlı boşalıyordu.
Eskiden haber bültenlerinde hava durumunu beklerlerdi. Şimdi ise gözleri faltaşı gibi açılmış, doların, altının, enflasyonun dansını izliyorlardı.
Anlamadıkları terimler havada uçuşuyordu: “Baz etkisi”, “cari açık”, “rezerv”… Anladıkları tek şey, ceplerindeki paranın güneş görmüş kar gibi eridiğiydi.
“Hanım,” dedi bir akşam İsmail Amca, gözlüklerini burnunun ucuna düşürüp. Elindeki elektrik faturasına bakıyordu. Rakamlar, onun emekli maaşının dörtte birine denk geliyordu. “Bu gidişat gidişat değil. Yastık altındaki üç beş kuruş da pul oldu. Bir şeyler yapmamız lazım ama ne?”
Fatma Teyze, elindeki örgüyü bıraktı. Yıllardır dişlerinden tırnaklarından artırıp, “kefen parası” diye ayırdıkları, yatak odasındaki gardırobun en dip köşesinde, eski bir çorabın içinde saklı duran o birikimi düşündü ! Topu topu 150 bin liraydı. Onların dünyasında servet, bugünün Türkiye’sinde ise belki bir aylık rahat nefes demekti.
“Ne yapacağız bey?” dedi çaresizce. “Elimizdeki de gitmesin de…”
Dijital Sirenlerin Çağrısı…
İşte tam bu çaresizlik anında, kapı zili çaldı. Gelen, büyük kızın oğlu, torunları Berkant’tı. Elinde son model bir telefon, ağzında sakız, üzerinde marka olduğu belli olan bir tişörtle içeri daldı.
Berkant, “yeni nesil girişimci” idi. Yani işsizdi ama sürekli “büyük projeler” peşindeydi. Kripto paralar batınca şimdi de borsaya sarmıştı.
“Dede, anneanne, n’aber ya? Yüzünüz düşmüş yine. Kesin faturaları konuşuyorsunuz,” dedi Berkant, salondaki kanepeye yayılarak.
İsmail Amca iç çekti. “Öyle evlat, öyle. Yetişemiyoruz.”
Berkant’ın gözleri parladı. Telefonunu çıkardı, ekranı dedesine çevirdi. Ekranda yanıp sönen yeşil oklar, karmaşık grafikler ve hızla değişen rakamlar vardı.
“Dede, devir değişti artık. Çalışarak para kazanma devri bitti. Parayı çalıştıracaksın! Bak,” dedi heyecanla, “Geçen hafta ‘Uçan Teknoloji’ diye bir kağıt aldım, iki günde yüzde yirmi koydu! Sizin o bankadaki para var ya, orada durdukça çürüyor. Getirin borsaya sokalım, katlayalım.”
Fatma Teyze endişeyle atıldı: “Aman oğlum, biz anlamayız o işlerden. Kumar derler ona, günahtır, batarız mazallah.”
Berkant güldü, o sinir bozucu, her şeyi bildiğini sanan genç gülüşüyle. “Ya anneanne, ne kumarı? Yatırım bu, yatırım! Borsa İstanbul burası, devletin borsası. Hem ben size tüyo vereceğim. Telegram’da bir ‘Üstat’ var, adam ne derse çıkıyor. ‘Roket Gıda’ diyor şimdi, 3’e katlayacakmış!”
İsmail Amca’nın aklına Menemen Endeksi geldi. Sonra torununun kendinden emin hali. Ve en çok da, o paranın eriyip gitmesi korkusu. O an, yılların tecrübesi ve temkini, yerini çaresizliğin getirdiği o tehlikeli umuda bıraktı.
“Ne kadar kazanırız peki?” diye sordu İsmail Amca, sesi titreyerek.
Berkant, oltaya takılan balığı hissetmişti. “Dede, 150 bin liranı koyarsan, Üstat’ın dediği çıkarsa 2-3 ayda 450 bin yaparsın. Belki daha fazla. Rahat edersiniz ya, torunlarınıza harçlık verirsiniz.”
Torunlara harçlık verebilmek… Bu, İsmail Amca’nın yumuşak karnıydı.
O gece, o gardırobun dibindeki çorap açıldı. Elleri titreyerek saydılar parayı. Ertesi gün Berkant, dedesinin adına, onun o eski Android telefonuna bir borsa uygulaması indirdi. Şifreleri kendi belirledi, İsmail Amca’ya göstermedi bile. “Dede, 150 bin liranı koyarsan, Üstat’ın dediği çıkarsa 2-3 ayda 450 bin yaparsın. Belki daha fazla. Rahat edersiniz ya, torunlarınıza harçlık verirsiniz.”
Torunlara harçlık verebilmek… Bu, İsmail Amca’nın yumuşak karnıydı.
O gece, o gardırobun dibindeki çorap açıldı. Elleri titreyerek saydılar parayı. Ertesi gün Berkant, dedesinin adına, onun o eski Android telefonuna bir borsa uygulaması indirdi. Şifreleri kendi belirledi, İsmail Amca’ya göstermedi bile. “Dede, 150 bin liranı koyarsan, Üstat’ın dediği çıkarsa 2-3 ayda 450 bin yaparsın. Belki daha fazla. Rahat edersiniz ya, torunlarınıza harçlık verirsiniz.”
Torunlara harçlık verebilmek… Bu, İsmail Amca’nın yumuşak karnıydı.
O gece, o gardırobun dibindeki çorap açıldı. Elleri titreyerek saydılar parayı. Ertesi gün Berkant, dedesinin adına, onun o eski Android telefonuna bir borsa uygulaması indirdi. Şifreleri kendi belirledi, İsmail Amca’ya göstermedi bile. “Sen karışma ben hallederim” dedi.
Paranın tamamı, Berkant’ın “Üstat” dediği, sosyal medyada yüz binlerce takipçisi olan, kimliği belirsiz bir hesabın önerdiği, ne iş yaptığı bile belli olmayan, adı sanı duyulmamış üç-beş hisseye yatırıldı.
İsmail Amca ve Fatma Teyze artık “borsacı” olmuştu.
Yeşil Işık Sarhoşluğu…
İlk haftalar rüya gibiydi. İsmail Amca, sabahları artık haberleri değil, o küçük telefon ekranındaki uygulamayı açıyordu. Berkant’ın gösterdiği yere basıyor, “Portföyüm” yazan kısma bakıyordu.
Rakamlar yeşildi. Sürekli artıyordu. 150 bin lira, 160 bin olmuştu, sonra 175 bin.
Evde bir bayram havası esmeye başladı. İsmail Amca, çarşıdan gelirken Fatma Teyze’nin sevdiği o pahalı İzmir tulum peynirinden bir kalıp aldı. Akşam yemeğinde menemenin yanında sucuk da vardı.
“Gördün mü hanım?” diyordu İsmail Amca, ağzı kulaklarında. “Bizim oğlan haklıymış. Boşuna korkmuşuz. Bak nasıl artıyor para. Allah o ‘Üstat’tan razı olsun.”
Fatma Teyze de mutluydu ama içindeki o eski köylü tedirginliği tam olarak geçmemişti. “Bey, acaba bu kadarını çeksek mi? Ana paramızı kurtarsak?” diyordu ara sıra.
Ama açgözlülük denen canavar, bir kez kanın tadını almıştı. İsmail Amca, Berkant’ın Telegram grubundan okuduğu mesajları eşine iletiyordu: “Yok hanım, Üstat ‘Daha yeni başlıyoruz, silkelemelere kanmayın, malınıza sahip çıkın, hedef 1 Milyon!’ diyor. Satarsak pişman oluruz.”
Kendilerini birer finans dehası gibi hissetmeye başlamışlardı. Komşuya gittiklerinde İsmail Amca, bacak bacak üstüne atıp, “Borsa bu aralar çok hareketli azizim, bizim kağıtlar tavan serisine bağladı” gibi anlamını tam bilmediği cümleler kuruyordu. Oysa ne o şirketin bilançosunu biliyordu, ne ne ürettiğini, ne de F/K oranının ne demek olduğunu. Tek bildiği, ekrandaki yeşil renkti.
Bilmiyorlardı ki, o yeşil ışıklar, onları uçuruma çağıran dijital sirenlerin göz kırpışıydı. Bilmiyorlardı ki, o “Üstat” dedikleri dolandırıcılar, önceden düşük fiyattan topladıkları hisseleri, İsmail Amca gibi binlerce küçük yatırımcıya tepeden satmak için pazarlıyorlardı. Buna piyasada “Gel gel yapmak” denirdi ve İsmail Amca “gelmişti”.
Kırmızı Pazartesi
Çöküş, bir Pazartesi sabahı başladı. Piyasalar açıldığında İsmail Amca, alışkanlıkla telefonuna sarıldı. Uygulamayı açtı.
Gözlerine inanamadı. Ekran kıpkırmızıydı.
O sürekli tavan giden hisseler, “taban” olmuştu. Yani o gün düşebilecekleri en dip noktaya düşmüşlerdi ve satmak isteseniz bile alıcı yoktu.
Portföydeki rakam, 220 binlerden bir anda 180 bine düşmüştü.
İsmail Amca panikledi. Elleri titreyerek Berkant’ı aradı. Berkant telefonu açmadı. Telegram grubuna girdi. Orada bir kaos hakimdi. Herkes bağırıyor, küfrediyor, “Üstat”a ne olduğunu soruyordu.
“Üstat”tan bir mesaj geldi: “Panik yok arkadaşlar! Bu bir düzeltme. Büyük oyuncular bizi dökmeye çalışıyor. Sakın satmayın, elinizdekileri kaptırmayın! Hatta nakiti olan alttan ekleme yapsın, maliyet düşürsün!”
İsmail Amca, bu mesaja sarıldı. “Düzeltmeymiş hanım, düzelecekmiş” dedi Fatma Teyze’ye, sesi içine kaçarak.
Ama düzelmedi!
Salı günü yine kırmızıydı. Çarşamba yine kırmızı. Perşembe günü, hisselerden biri hakkında “Borsa İstanbul tarafından işlem sırası kapatılmıştır” diye bir haber düştü. Şirketin patronlarının yurt dışına kaçtığı, şirketin içinin boşaltıldığı dedikoduları yayıldı.
O 150 bin lira, gözlerinin önünde, bir haftada 70 bin liraya düştü. Sonra 50 bine. Sonra 30 bine…
İsmail Amca artık uyuyamıyordu. Geceleri kalkıp telefona bakıyor, o kırmızı okların yeşile dönmesi için dua ediyordu. Fatma Teyze ise sessizleşmişti. O yastık altındaki çorabın boşluğu, yüreğine oturmuştu.
Berkant’a sonunda ulaştıklarında, torunları onlara başka bir masal anlattı: “Ya dede, piyasa çok kötü, global kriz var. Amerika’da faiz arttı ondan böyle oldu. Bekleyeceğiz mecbur. Üstat dönecek diyor.”
Ama ne Amerika’nın faizinden haberi vardı İsmail Amca’nın, ne de global krizden. Onun tek krizi, mutfaktaki tencereydi.

Ve İşte Bakiye & Hazin Son…!
Ve işte o an… Sizin o görselde gördüğünüz an.
Bir ayın sonunda, İsmail Amca’nın o 150 bin liralık kefen parasından geriye, sadece 12 bin lira kalmıştı. O “patlayacak” denilen şirketlerden biri batmış, diğerleri ise toz duman olmuştu.
İsmail Amca, mutfak masasına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. O nasırlı elleriyle yüzünü kapattı. Utancından karısının yüzüne bakamıyordu. Yıllarca çalışıp didindiği, onuruyla kazandığı parayı, tanımadığı insanların yalanlarına kanarak, bir kumar masasında kaybetmişti. Borsa İstanbul onun için bir yatırım yeri değil, umutlarının mezarlığı olmuştu.
Fatma Teyze yanına geldi. O da çökmüştü ama kocasının bu hali onu daha çok üzüyordu. Elini, İsmail Amca’nın omzuna koydu.
“Bey…” dedi, sesi çatallı.
“Canın sağ olsun. Biz neleri atlatmadık. Soğan ekmek yeriz yine de kimseye muhtaç olmayız.”
İsmail Amca başını kaldırdı. Gözlerindeki o derin keder, o pişmanlık…
“Hanım,” dedi, sesi bir fısıltı gibi çıktı. “Ben… Ben bize bunu nasıl yaptım? Kefen paramızı… Çocukların rızkını…”
Telefon masada duruyordu. Ekran hala kırmızıydı. O kırmızı ışık, sadece paranın kaybını değil, bir devrin, bir ahlakın, alın terine duyulan saygının kaybını da gösteriyordu.
O gün o mutfakta, Menemen Endeksi tamamen çökmüştü. Artık ne menemen vardı, ne de umut. Sadece sessizlik ve o küçük ekrandaki büyük yalanın ağır faturası vardı.
KISSADAN HİSSE :
Bu hikayeyi okurken belki gülümsediniz, belki kızdınız, belki de “Ben asla böyle yapmam” dediniz. Ama unutmayın, İsmail Amca ve Fatma Teyze aptal insanlar değildi. Onlar sadece çaresizdi. Ve finansal piyasalar, çaresizliğin kokusunu alan köpekbalıklarıyla doludur.
Borsa, oyun yeri değildir. Kulaktan dolma bilgilerle, “tüyo” larla, sosyal medya fenomenlerinin gazıyla girilen her yol, er ya da geç o mutfak masasına çıkar. Eğer ne aldığınızı, neden aldığınızı bilmiyorsanız, yatırımcı değil, sadece kurbansınızdır.
Lütfen, alın terinizi kim olduğu belirsiz “üstatlara” emanet etmeyin. Finansal okuryazarlık, bu devirde okuma yazma bilmek kadar önemlidir. Yoksa bedelini, sadece cüzdanınızla değil, ruhunuzla ödersiniz. Tıpkı İsmail Amca gibi.